EFES’ İN ARTEMİS’İ ARTEMİS’İN EFES’İ

Tarihte kitle turizminin başladığı yer olan Efes, bugün Türkiye’de en çok ziyaret edilen antik kent Uzatın elinizi, Ulu Tanrıça’nın ve Ağlayan Filozof’un şehrini gezelim

Yazı: Şadan Gökovalı

 

            “Babil’in Asma Bahçelerini, Olympos Zeus’unu,

            Rodos’un Kolosus’unu, Piramitlerin dev yapılarını,

            İskenderiye Fenerini, Halikarnas Mosoleumu’nu gördüm.

            Fakat, bulutlara karışan Efes Artemis Tapınağı’nı

            gördüğüm zaman, bütün öteki harikalar, gözümde

            parlaklıklarını yitirdiler.” ( Book of Marvels )

 

Richard Halliburton’un adını andığım kitabında, sanal bir “Yedi Harika Turu”na çıkardığı Demetrius’a, babasına yazdığı mektupta bunları söyletir.

Fikir Babamız Halikarnas Balıkçısı’nın görüşü de farklı değildir:

            “Efes Artemis Tapınağı’na ‘Yedi Harikadan Biri’ demek,

            onu yüceltmek değil, küçümsemek olur. O, yedi harikadan da,

            yedi bin yedi yüz yetmiş yedi harikadan da daha

            üstündür. O, Anadolu toprağından İonia’nın mavi göklerinden yükselen bir şiirdir!...”

Şimdi bu, “insan elinden çıkmış yapıtların en mükemmeli” sayılan Artemision’u ve onun çevresinde yeşeren uygarlık merkezi, “bütün zamanların en kutsanmış şehri” merak edilmez mi? Kolay mıdır bu ikisini layığınca anlatmak?           

Kalemimin gücünün yettiğince, bu zor işe kalkışacağım:

İşte, Adalar Denizi Arşipel, nazlı nazlı yelpirdeyerek, şaheser bir yapının eteklerini yalıyor. Hayır, o bir yapı değil, dâhi bir ressamın elinden çıkmış tablo olsa gerek. Öylesine uyumlu güzelliklerin birleşimi.

Bakın, usta mimar Metagenics, sağ yumruğuyla alnındaki teri silerken, başyapıtını gururla seyrediyor; Selimiye’yi bitirmiş Koca Sinan gibi. Yanında da, kalfalıktan ustalığa yükselmiş Kersifron. O da ne? İkisi de, ellerini açmış, bu tapınağın sütun ormanı arasındaki abanozdan yapılma Artemis Yontusuna tapınıyorlar. Doğru ya; tapınağı yapan tapınmazsa, başkaları niçin tapınsın? Zaten, ön sütunların üzerine, 60 tonluk arşitravı (alınlığı) nasıl koyduğu sorulduğunda ne demişti yapı şairi?

- Haşa! Gece ben uykudayken, Tanrıça kendisi yerleştirdi o alınlığı! Yapılışından itibaren

söylenceleşen bir mabetti bu! Kaç kez yıkılmış, her defasında bir öncekinden daha görkemli olarak yeniden inşa edilmişti. Hele bir sefer; içinde muhafaza edilen dünya zenginliklerine heves eden Megabizos (Başrahip) ve bizos’lar (rahipler) suçu, zavallı deli Herostratus’a yüklemişlerdi. Ama ne gam; Efes’liler kentlerinde Artemis’e dönüşmüş Ana Tanrıçanın tapınağı için hiçbir özveriden kaçınmamışlardı.

Boşa gitmiş masraf değildi bu amaç için harcanan para. Her yıl, bir ay süren Artemision Şenliklerine dünyanın dört bucağından on binlerce (yaklaşık hesapla, şehirlerinin nüfusu kadar) izleyici geliyordu Efes’e . Günümüzde turizm bilimiyle uğraşanlar, bu evrensel etkinliğin kökenini niçin başka yerde arıyor?

Bu uluslararası festival sırasında tapınaktaki Artemis Heykeli, altın kumaşa sarılarak, Arşipel’ de (Ege Denizi’nde) yıkanıyordu. Koca Efes, satıcı-alıcı çığrışmalarıyla inliyordu. En çok rağbet gören hediyelik eşya arasında, Yüce Tanrıça’nın ve tapınağının gümüşten, altından yapılma heykelcik ve modelleri başta geliyordu.

EFES’TEN BİR AŞK ÖYKÜSÜ

Artemis Festivali sırasında, şehrin soylu genç kız ve delikanlı alayları yürüdü. Genç kızlar, Koressos (Pion) dağının batısından, delikanlılar alayı ise aynı ulu dağın doğu eteğinden dolaşarak Yüceler Yücesi Tanrıçanın tapınağı önünde buluşurdu. Bu karşılaşma sırasında gençler, evlenecekleri kişiyi seçerdi.

İşte şimdi yine bir şenlik ve yine genç alayları.

Delikanlıların başını, Habrakoms çekiyordu. Tanrılar ona beden ve ruh güzelliği bağışlamıştı. O, Efes’in saygın ailelerinden Likomedes ile Themiste’nin biricik oğluydu. Bilgi, spor ve savaş oyunlarında onun karşısında duran olmazdı. Kendisi de bunu biliyor, gurura kapılıyordu. Hiçbir genç kızı kendisine eş olmaya değer bulmuyor, dahası, insanların Eros’a tanrı diye tapınmasına şaşıyor, kızıyordu. “Eros da kim oluyormuş benim yanımda? Ben ondan üstünüm; bu yüzden evleneceğim bir kız beğenemiyorum” diyordu. Tahmin edersiniz ki; Aphrodite’nin kanatlı oğlu Eros, bu duruma içerleniyor, Habrokoms’a haddini bildirmeyi geçiriyordu kafasından…

Efes’in seçkin kızları da, rüzgârda yelpazelenen buğday tarlaları gibi nazlı nazlı ilerliyordu. Genç kızlar alayının başını, yine Efes’in soylu ailelerinden Megamedes – Evippe çiftinin güzeller güzeli kızı Antiya çekiyordu. O da, güzelliğiyle mağrurdu. Bırakın ölümlü bir kızı, Aşk ve Güzellik Tanrıçası Afrodite’i bile kendisiyle eşdeğer görmüyordu. “O da kim oluyormuş? Ben Ay’ım, o benim yanımda sönmüş bir yıldızdır ancak” diye övünüyordu. Siz Aphrodite olsanız, gücenmez misiniz Antiya’ya? Tanrıça da öyle yaptı; Efes güzeline haddini bildirmeyi kafasına koydu. “Bir tanrıça ile boy ölçüşmeye kalkışmak neymiş; o da görsün, Efes’liler de!” diyordu.

İşte, kader ağlarını örüyor; Eros ile Aphrodite, büyüklük taslayan Efesli iki gence tuzak kuruyordu… 

İki alay, Efes’in en kutsal mekânı Artemision’a yaklaştı. İki taraftaki gençlerin gözleri, karşı alaydakilerin gözlerini görme mesafesine kadar yaklaşmıştı. İşte, Habrokoms ile Antiya da göz göze geldiler. İkisi de cin çarpmışa döndü; başları döndü. Ne oluyordu böyle? Dünya mı dönüyordu ne?

Hani ikisi de mağrurdu? Hani ikisi de, dünyada hiçbir kişiyi kendisine yakıştıramıyor; kimseyi beğenmeyeceğine emin görünüyordu? Yoksa, en büyük güç AŞK, hükmünü icra mı ediyordu? Kesin öyleydi ama, ikisi de kararından dönmek istemiyordu. İstedikleri kadar istemesinler; Aphrodite’in buyruğuyla Eros, yapacağını yapmış; iki kendini beğenmişin yüreğine, zehirli aşk oklarını fırlatmıştı!...

Yürüyüşün sonu, alayın durumu ikisinin de umurunda değildi gayrı. Gözleri, birbirlerinden başkasını görmüyor, görmek istemiyordu. Hal böyleyken, ağızlarını bıçak açmıyor, ikisi de dertlerini kimseye açmıyordu. İkisi de kendi evlerinde aşk hummasına tutulmuş; yataklarında ayva sarılığında yatıyordu…

Habrokoms’un ve Antiya’nın ana-babası, çocuklarını göstermedik doktor, danışmadıkları bilgin bırakmadılar. Bin bir dert verip, bir o kadar derman vermiş olan Yaradılış, iki aşığa ne tanı koyabiliyor, ne ilaç önerebiliyordu. Gitti gidiyordu gencecik filizler.

Derken, bir aklı evvel, iki aileye yol gösterdi;

- Siz ne diye yakınıp, çırpınıp duruyorsunuz? Didyma (Didim) Apollon kâhini (gelecek bilicisi) ne güne duruyor?

Hay aklınla bin yaşa. Bu yol neden akıllarına gelmemişti?

Vakit yitirmeden, Geleceği Gören Tanrı’nın dünyadaki en büyük ve en muteber tapınağına vardılar. Tanrı adına konuşan kâhin, fazla bekletmeden şu yorumu patlattı:

- Siz ne diye hastalığın nedenini ve çaresini arıyorsunuz? İkisini de aynı dert yıpratmakta. İkisi de açmadan solan goncalara benziyor. İkisini aynı umar beklemede. Yarından tezi yok; ikisini aynı gemi ile yola çıkaracaksınız. Gemi, korsan yatağı denizleri aşacak; başlarına gelmedik çile kalmayacak . Çok acılar çekecek, çok! Ama birbirlerine ihanet etmeyecekler. Ama sabredin ve yüreklerinizi ferah tutun. Büyük maceralardan sonra ikisini de aynı umar beklemekte. Acıların sonunda kara günler ak günlere dönecek…

Kara haber, kara bulut oldu; Efes’ten yükselerek koca İonia’yı, Anadolu’yu sardı. Dediler ki o zamanın söz bilenleri:

-Eskiler, eğriyi doğrudan ayıran sözü ne güzel söylemişler: Güzelin yazgısı çirkin olur…

Tez zamanda sağlam bir gemi hazırlandı; güvenilir kaptan ve mürettebat bulundu. Aylar boyu yetecek yiyecek içecekle, paha biçilmez kurutulmalıklar yüklendi. Gemi, Arşipel’den Mare Nostrum’a (Akdeniz) yelken açtı. Efesliler, yaşlı gözlerle el salladılar giden geminin ardından…

Şimdi bu, benzeri yaşanmamış maceranın sonunu merak ediyorsunuz değil mi? Yağma yok; öğrenmek zahmet ister. Şu kadar ipucu vereyim: Anlatması birkaç saat sürecek bu aşk söylencesinin tamamını, Ephesos’lu Xaphon’un “Tree Grek Romances” adlı eserinden ve bu satırların yazarının “Söylence” adlı kitabından okuyabilirsiniz. Okur okumaz bir sevdiğinize anlatın ki; aklınıza yerleşsin… 

İki aşığı serüvene uğurladık; biz Efes'e dönelim.

O da ne? Yaşlı bir adam çıkıyor kulübesinden. Durun bakalım, çağdaşlarının "Bay Karanlık" veya "Ağlayan Filozof" dediği Bloson oğlu Herakleitos bu. Söyledikleri kolay anlaşılmadığı için "Karanlık", zamanın insanlarının bilgisizliklerine (cehalet) bakıp gözyaşı döktüğü için "Ağlayan" dedikleri bilge bu. Görüyorsunuz, sokağın köşesindeki fırına girip, fırıncıyla söyleşiye daldı. Bir sorunu danışmak için gelen kentdeşlerine seslenişini duyuyoruz:

- Gelin gelin, Tanrı burada da var!

Böylece, Tanrı'nın her yerde olduğu gerçeğini haykırıyor.

Çağdaşlarından umudunu kesmişti bilginimiz. Devleti yönetmesi önerisini, elinin tersiyle itmişti. Çocuklarla oynamasına şaşıranlara söylediği şu sözü nasıl unutabiliriz:

-Ne şaşıyorsunuz reziller? Başınızdakiler gibi kötü yönetici olmaktansa, çocuklarla oynamak hayırlıdır...

Aklın Devini fırında bırakalım ve Artemision'a gidelim. Zira, koca bilge, zamanının çok ilerisinde görüşlerini bir araya getirdiği "Doğa Üstüne" adlı kitabını bu tapınağa bırakmıştı. Daha önce okuduğum bu kitaptan anımsadığım bazı Herakleitos sözlerini paylaşayım sizinle. Bilirsiniz; "Kültür, her şey unutulduktan sonra akılda kalan şeydir":

            "Panta horei kei auden menei,panta rei."

            (Her şey hep akar hiçbir şey olduğu gibi kalmaz, hep akar.)

            "Palemos panton pater."

            (Savaş her şeyin babasıdır.)

            "Cahil insan, logos (hikmetli söz ) karşısında şaşkın şaşkın bakınır."

            (Haklıdırlar: Köpekler, tanımadıklarına havlar.)

            "Efesliler, sınırlar için olduğu gibi yasalar için de savaşmalıdır.

            "Deniz en geniş ve arık su; insanlar için içilmez ve öldürücü; balıklar için içilir ve             hayat verici."

            "Ölüm de bir yaşam da, iyi de kötü de, güzel de bir çirkin de; çünkü bunlardan biri          varsa öbürü vardır."

            "Öküzler altın yerine samanı tercih eder."

            "Domuzlar ve kümes hayvanları pislik içinde temizlenir.

            "Yay'ın adı 'bios' (yaşam) ama işi öldürmek."

            "Zenginlik eksik olmasın sizlerden ey Efesliler, kötü olduğunuzun anlaşılması için."

            "Priene'de Teutemes oğlu Bias (Yedi Bilgeden biri) doğmuştur; logos'u (akıl ve hikmet)           ötekilerden üstündür."

            "Çok şey bilmek, akıllı olmayı öğretmez."

            "Efeslilere yakışan; kenti ve yönetimi gençlere bırakmalıdır. Çünkü onlar Hermodoros'u 'hiç kimse en üstün olmasın, olursa da başka yerde olsun ' diyerek kent dışı ettiler."

            "Barış istiyorsan, elindeki ile yetin."

            "Altın arayanlar, toprağı çok kazarlar ama az altın bulurlar."

            "Çoklar kötü, azlar iyidir."

            "Kendi kendimi araştırdım."

            "Değişerek dinlenir."

            "Tanrı, baştan başa düşünmedir."

            "Aynı ırmağa iki kez giremezsin; aradaki süre içinde hem sen değişirsin hem de üstüne başka sular akıp gelir."

            "Her şey, sürekli olarak değişiyor."

            "Her şeyi yaratan ateş, zamanı gelecek, her şeyi yargılayacak..."

 

Derler ki, Sokrates bu kitabı okuyunca şöyle demiş:

-Anladıklarım pek mükemmel; eminim ki, anlamadıklarım daha da mükemmel, ama onları anlayabilmek için derinlere dalan Delos'lu bir dalgıç olmak gerek..."

Haikarnas Balıkçısı, Sokrates'e şöyle çıkışırdı:

"Be adam, anlamadıklarının daha mükemmel olduğunu nasıl anladın?"

Aynı Balıkçı; Homeros'ları, Thales'leri, Anaxagoras'ları, Aisopos'ları, Nasreddin Hoca'ları yaratan bu topraklar için şu iki sözü söylerdi:

"Hey Koca Yurt, ey cana yakın Anadolu..."

Ben de diyorum ki:

"Ne mutlu Anadolu'ya ki Balıkçı'sı, ne mutlu Balıkçı'ya ki Anadolu'su var!"

İyi ki sizler varsınız...

 

Not: EFES'İN MERMERLERİ

Genel kabule göre Efes, kurulmasında en fazla miktarda mermer kullanılan kenttir. Rehberlere en çok sorulan sorulardan biri şudur: Bunca çok ve bazıları çok büyük bloklar halinde olan mermerler; 2 bin yıl önce nerelerden, nasıl getirilmiştir? Bu soruya, çoğu öğrencim olan turist rehberleri adına ben cevap vereyim: Önceleri, Efes'in özellikle tapınakların inşasında kullanılacak mermerler Marmara adası, Dokumeion (Afyonkarahisar- İscehisar) gibi çok uzak yerlerden olağanüstü çabalarla, büyük paralarla ve oldukça uzun zamanda getiriliyordu. Günlerden bir gün, Pixadoras adlı bir çoban, Belevi'nin kuzeyini çeviren dağın eteklerinde davarını (koyun ve keçi sürüsü) otlatırken iki erkeç (erkek keçi) kavgaya tutuşacak oldu. İkisi tam öldüresiyle saldırıya geçmişti ki; öbürü "kaçanın anası ağlamamış" diyerek kaçıverdi. Hızını alamayan öteki erkeç, olanca hızıyla bir kaya kütlesine çarptı. Oradan kopan parçanın, en derece kaliteli mermer olduğu anlaşıldı. Orası Efes'e yaklaşık 10 km yakınlıkta idi. Üstelik, mermer bloklarını çok daha ucuza, hızlı ve kolay taşıma sağlayan Kaistros (Küçük Menderes) nehri akıyordu...

Renkli Kalem Medya Grubu
Tüm Hakları Saklıdır ©